Faik YILDIZ kimdir ? ....   Gavurgeci ismi nereden geliyor ........

 

 

 16 Mayıs 1967 tarihinde şimdi Ürkütlü Beldesi olan Burdur İli, Bucak İlçesi, Ürkütlü Köyü’nde doğmuşum. O tarihte bu günkü gibi ne modası geçmiş Murat 124’ler ne de son model Mercedes’ler vardı. Araç, vasıta yoktu. Köyümüzde at arabası, öküz kağnısı vardı. Şimdilerde yani 2000’lerde öküz kağnısı da kalmadı ve de at arabaları Gavurgeci gibi birkaç garibanda ömürlerinin son demlerini sürmekteler. O zamanlar yollar stabilize veya topraktı. Bu nedenle İlçeye ancak Devlet kapısında bir işin olunca gidilirdi.  Kısa keseyim işte o nedenle ki nüfus kaydımda doğum tarihim 15.07.1967 olarak yazmaktadır. Çocukluğumu pek detaylı hatırlamam, çünkü çocukluğumu yaşayamadığımı düşünüyorum. Size o günlere ait birkaç anımı anlatacağım.

            Birincisi harman yakma olayı ki halen köyde beni gören eski topraklar “hoş geldin harman yakan” diye hitap ederler. Bu olay; akranlarım tarafından harmanda yumurta ararken yaktığım şeklinde bilinir. Halbuki alakası yok. O zamanlar yumurtadan bol bir şey yoktu ve harmanda aramaya da gerek yoktu... Yanlış hatırlamıyorsam beş yaşlarındaydım. Daha okula falan gitmiyordum. Şeytana uymuş olsam gerek. Bahçede bağ evinde oturuyorduk. Akşamları da evin damında yatıyorduk. Şimdilerde cibindirik diyorlar, biz namısa derdik, damda onun içinde yatıyoruz ve namısayı yatağın üzerine kurmak üzere sivrisinekten korunuyoruz. Gece bir rüya gördüm. Saçma bir rüya olsa gerek. Detayını tam hatırlamıyorum. Sabah kalktım. Ocaklık deriz, odun ateşinde yemek yaparız. Ocaklıktan bir kutu kibriti cebime attım. Öğlen oldu. Harman yeri deriz, herkes mahsullerini bir yere biriktirir; at arabası ve öküz kağnıları ile tarladan buraya getirir ve 4-6 kağnı bir yere yığılır, cinsine göre arpa, buğday, yulaf; harman, harman. O zamanlar harman makinası denen Patoz henüz ya yoktu, yada bizim köye gelmemişti.  Çünkü gündüzleri düvenlerle harman sürerdik. Velhasıl harmanlarımız vardı, herkes gibi bizimde. Birde gölgesinde oturduğumuz çardağımız. Öğlen oldu ve yemek yiyeceğiz. O gün de adım gibi hatırlıyorum şimdi çok sevdiğim ama o zaman ağzıma bile koymadığım patlıcan yemeği vardı yemek olarak. Sulu ve fesleğenli. Sabahtan da ekmek pişirmişlerdi ve ben yağlı ekmek yemiştim. "Ana ben yemek yemeyeceğim" dedim. Yağlı ekmek yediğim için üzerime düşmediler. Yemek yiyorlardı. Ben kaş ile göz arasında şeytan işi olsa gerek harmanın yanındayım. Altı kağnılık olduğu söylenir ve başıma kakılır hala. O gün için o harman için neler verilmez. Harmanın bağrında küçük bir oyuk açtığımı hatırlıyorum. Kibriti çaktım. Buğdayın sapına tuttum sönüverdi. Bu sefer tekrar çaktım kibriti. Bir buğday başağına tuttum bu sefer. Birden alev aldı. Zaten bu zamanlarda çıtır çıtır olur ekinler. Harman yanıyor. Hangi akıl ve mantıkla yaktığımı hatırlamıyorum. Birden alevler yükseldi. Bizimkiler koşuşturdu. Fazla detayı hatırlamıyorum. Su motoru falan kuruldu ama harman bu, zaten sönmezdi. Yangını fark ettiklerinde  anam beni yakalamış ve tuttuğu gibi harmana atacak olmuş, sende yan diye. Yüreği yanmış olacak bir anlık sinir ile. Elinden alandan Allah razı olsun öylelikle kurtulmuşum. Ana bu, belki de atmayacaktı, kim bilir. Belki de bu satırlar yazılmayacaktı. Onun için dememişler mi olacakla öleceğe çare bulunmaz diye.

            Birde komik sünnet oluşum var. Yine o yıllar olsa gerek. Çayırda pınarlar vardı. Onların içinde büyüdük. Sular yer yüzüne kendiliğinden çıkardı. Yaz kış tertemiz akarlardı. Şimdilerde ise artezyenle bile çıkmayacak kadar yok oldular. Bu pınarların aktığı yerlere öz derlerdi. Çocukluk aklı işte, özlerde kurbağa yakalardık, ne yapıyorduysak? Yine bir gün bu işle uğraşırken bir yakınımım oğlu olan Turpçu Ali’nin Omar (Ömer) bisikletiyle geldi ve gel seni köye götüreyim dedi. Bisiklete bineceğim ya. O zamanlar kaç evde bisiklet var. Hemen atladım arkasına ve köye geldik. O zamanlar yılda bir köye sünnetçi gelirdi, o da ne derece sünnetçiyse. Köyde halen yaşayan bir kavak ağacı vardı, asırlık. Kavaklı kahvenin bahçesinde. Sünnetçi oraya tezgahı kurar ve akşama kadar Allah ne verdiyse keserdi,köyün çocuklarını sünnet ederdi . Tabiki bizide götürdüler kavak ağacını altına. Bizi aldı biri kucağına, hatırlamıyorum babammı yoksa başka birimi. “Gök boncuğa bak” dediler, kavak ağacını gösterip. Bende bakıvermişim işte. İşte o an, acıcık ucundan alıvermişler. Böylelikle sünnet oluverdim. Bir yaz günü beni o halde biraz yürüyerek, biraz at arabası ile beş kilometre aşağıdaki bahçeye iniverdim. O zaman doğru dürüst ilaç falan da yoktu. Yatıverdik yirmi gün kadar. Yani anlayacağınız her havada gök boncuk var diyene, bakmayacaksınız....

            Yıl bindokuzyüzbilmemkaç...  İlkokula başladım. O zamanlar köyümüzde hem ilkokul, hem ortaokul vardı. İlk yıl Musa Aydoğmuş diye bir öğretmenimiz vardı. Eşi de köyün ebesiydi. Benim ilk öğretmenimdi. İki kızı ve benimle yaşıt bir oğlu vardı. Kızları çok güzeldi. Gülay ve Gülfidan. Halen sağmı bilmiyorum. En son duyduğumda gözlerinin kör olduğu ve çaresinin bulunamadığıydı. Çok iyi bir insandı. Ailecek çok iyilerdi. İkinci sınıfa geçtik. Öğretmen değişti. Derslerimiz boş geçiyordu. Deli hüsamettin derlerdi bir Okul Müdürü vardı. Köy yeri de olsa aramızda afacanlar vardı. Şişko Aladdin gibi. Onun ve onun gibiler yüzünden her gün sıra dayağı yerdik. Hem de odunla. Az çekmedik deli hüsamettinin elinden. O yıl öyle geçti. 3. sınıfta Ayşe Mavi diye yine kendi köyümüzden olan bir Öğretmen geldi. Yeni mezun. Kendisi halen bizim köyde Öğretmenlik yapar. Onun sayesinde ilkokulu bitirdik. Öyle demeyin ne kötü öğretmenler ve de Müdürler var. Deli hüsamettine kalmış olsaydık şimdi web sayfası yapıyor değil, köyde kahve köşelerinde okey oynuyor olurduk herhalde ....

            Ortaokuldan fazla bahsetmeyeceğim. Orada da pek çok anılarım oldu. Öğretmen çoktu. İlin en iyi labaratuvarına sahiptik belki de. Eğitimimiz iyi idi. Her ne kadar İngilizce dersine Sosyal Bilgiler Öğretmeni girse de....

            Lise öğrenimime başladığım 1983 yılında  köyümden ayrıldım. Liseyi Antalya Çağlayan Lisesinde bitirdim. Liseye başladığımın ilk yılında çok zorlandım. Köyden indim şehre misali. Ben saf köylü çocuğu. Okuldakilerin çoğu cin gibi. Hepsi Antalya’da okumuşlar ortaokulu. Eğitimimiz ne de olsa onlara göre geri. O zamanlar çok utangacım. Düşün kızın birinin bacağı açılsa, yüzüm kızarırdı. Gerçi o şimdi o köprünün altından çok sular geçti ama geçen ömür geçtiğiyle kalıyor. Üniversite ikinci basamak sınavını kazanamadım. O zamanlar Açık Öğretim Fakültesi falan kimsenin aklının ucundan bile geçmiyordu. En düşük yer yazan eğitim fakültesi yazıyordu. Bilinçsizlik ve düşüncesizlikten o zamanlar Açık öğretim falan tercih etmedik.  Etmiş olsaydık şimdi bizde birçok boşta gezen üniversiteli gibi üniversite mezunu olurduk. Nasip değilmiş  ve de bu hakkımız halen var, belki bir gün yeniden kullanırız.

            Askerden önce Antalya’da Şarampol Caddesinde Ege Oteli diye bir otelde çalıştım. 12 ay sigortasız, son altı ay sigortalı. Bu otel belediye tarifesine göre 3. sınıf 18 odalı, sanırım 42 yataklı bir oteldi. Üç kişi çalışıyorduk. İki erkek bir bayan. Burada daha önce de ağabeyim ve bizim köyden kişiler çalışmıştı. Bayan gündüz geliyor ve odaların temizliğini yapıyordu. Çok iyi bir insandı. Azimliydi. Biz ise 24 saat oradaydık. Diğer tüm işlere bakıyorduk. Burada çalıştığım bu kısa sürede insanları çok daha iyi tanıtım. Güzel bir oteldi. Arkada bahçesi vardı. Bahçe Pavyon karılarının kaldığı pansiyona bakıyordu. Sakin ve temiz bir yerdi. Bu işyerinden kavgalı ayrıldım. Patronlar tehdit bile etti. Gerçi bu günkü işverenlerin, o günkü işverenlerden pek bir farkı da yok.

            1968/1 tertip olarak 26 Şubat 1988’de Isparta 40.Piyade Alayı Makinalı Tüfek Çavuş Talimgah bölüğü 1. takımda acemi birliğime teslim oldum ve Isparta’nın Davras  Dağı’ndan inen soğuklarda kulaklarım kabuk bağladı. Alayın en disiplinli bölüğünde gün oldu sürünerek dirseklerimiz nasır tuttu, donlu sabahlarda buz gibi toprakda az sürünmedik. Derken acemi birliği bitti ve Ankara 229 Motorlu Piyade Alayına dağıtımım çıktı. Oraya Onbaşı olarak gittim ve 45 gün sonra Dedem, teskereye gittiğinden Uçaksavar takım Çavuşu  oldum. Askerin yalanı bitmez derler unun için be askerliği buradan tezkere aldığımı belirterek bitiriyorum.

            Askerden döndükten sonra işsizdim. İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun açtığı Turizme yönelik servis kurslarına başladım. 45 Gün eğitimden sonra 45 gün gün staj yapmak üzere halen çalıştığım, o zamanlar sadece bir şirketin işletmesi olan, şimdi Kaya Holdingin bir işletmesi seviyesine gelen işyerime servis departmanında staj yapmak üzere 10 Nisan 1990 tarihinde geldim. Servis departmanı dolu olduğu gerekçesiyle Personel Ofisinde  çalışmaya başladım. O zamanlar ellibin lira stajyer ücreti alıyordum, O zaman Asgari ücret Brüt 246.093.-TL ! . idi.  Aradan 11 yıl geçti.

18 Ekim 2001 yılında Kaya Holding bünyesindeki Kaya Hotel Side'den ayrılarak Uran Holding kuruluşu olan Grand Prestige Hotel Side’de 28 Şubat 2002 tarihinde Personel Şefi olarak göreve başladım. 18 ay süren iyi-kötü çalışma günlerini yaşadım, değerli bir Genel Müdür Sn. Fatih GÜVEN ile çalışma şansını yaşadım ve çalıştığım süre içerisinde uyumlu bir çalışma ortamı yakalamaya, birbiriyle iyi anlaşan, bir takım ruhu içinde çalışan Departman Müdürü Arkadaşlar ile çalışma şansını yakalamaya çalıştık ancak; olmadı... 20 Ekim 2003 tarihi itibarı ile buradaki görevimden ayrılarak 21 Ekim 2003 tarihinde Aspendos ta kurulu bir Aras Kuyumculuk kuruluşu olan Caesar Juvellery Factory'de Satınalma Müdürü olarak çalışmaya başladım. Bu iş yerinin kapanması ürerine 01 Şubat 2004 tarihinde Boztepe İnşaat Turizm Tic. San. A.Ş. kuruluşu Sidemare Hotels 'de Personel Müdürü olarak işe başladım ve halen bu görevi yürütüyorum....

Gavurgeci adına gelince ...........

www.gavurgeci.com sitesini adadığım babam, Burdur İli, Bucak İlçesi, Ürkütlü Beldesi Arif Oğlu 1331 doğumlu İbrahim YILDIZ'dır. İbrahim YILDIZ'ın lakabı [gavurgeci]'dir. Gavurgeci adı nereden geliyor derseniz, eskiden şimdi olduğu gibi köylerde bol miktarda arpa, buğday, mısır yoktu. Köye mısır satmaya bir yabancı gelmiş. Eşeğinde iki çuval patlak mısır varmış, köyde bunun patlamışına gavurga derler, sokak aralarında satıyormuş. Bizim sokaktan geçerken komşular bir kilesini (1 kile = 10 Okka) pişirmeden bile yer bunun ibrahim demişler satıcıya. Satıcı şaşırmış. Hadi canım demiş nasıl yiyecek. O zaman bahse girelim demişler, bir kilesini yerse mısırın hepsini eşeğinin denklerini bırakırsın, yiyemezse biz hepsini satın alacağız demişler, yer-yiyemez tartışma büyümüş. Başkaları da tartışmaya katılmış. Adamın gözü korkmuş, bakmış mısırlar elden gidecek, kuyruğu kıstırdığı gibi orayı terk etmiş. Hemen orada babamın lakabı da GAVURGECİ olarak kalıvermiş. Şimdi Ürkütlü Beldesine gitseniz ve İbrahim YILDIZ kim diye sorsanız, kimse tanımaz. Gavurgecinin evi nerede deseniz, herkes size gösterir.